Biliyorum. Başlığı gördüğünüz anda içinizden “Ne ile neyi karıştırıyorsun Alpercan?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Ama biraz sabır. Konuyu öyle bir yere bağlayacağım ki, sonunda siz de durup düşüneceksiniz.
En baştan net olayım: Bu yazıda romantik film sahneleri, duygusal güzellemeler ya da klişe biyografi anlatıları yok. Onlar internetin her köşesinde zaten mevcut. Burada derdim başka. Burada mesele, hasta bir adamın, ölüm gerçeğini inkâr etmeden, korkusuzca kabullenip yine de ayakta kalmayı seçmesi. Ve bunu yaparken geride bir slogan değil, bir duruş bırakması.
“The Show Must Go On” lafı bugün neredeyse bir deyim. Ama bu deyim, boş bir motivasyon cümlesi olarak doğmadı. Aksine, en gerçek, en çıplak hâliyle bir direnişin özeti olarak ortaya çıktı.
Şimdi diyeceksiniz ki: “Ölümcül hastalığı olan biri başka ne yapabilir?”
Haklısınız. Ama şuna inanıyorum: Mücadele, sadece hayatta kalmakla ilgili değildir. Mücadele, nefes almaktan bile daha değerlidir. Çünkü mücadele yoksa, nefes almanın da bir anlamı kalmaz. Hayatta her şeyin bir bedeli vardır. Direnmenin de, vazgeçmenin de. Nerden biliyorsun? diye sormayın, beni ve hayatımı tanıyanlar en güzel yıllarımın kemoterapi odalarında geçtiğini iyi bilir.
Eğer hâlâ “Bunun Freddie Mercury ile ne ilgisi var?” diyorsanız, artık asıl konuya girebilirim. Sonra bana sövmeyin.
“The Show Must Go On”u hepiniz duymuşsunuzdur. Bu çok niş, elitist bir parça değil. Dolayısıyla bu yazıyı okuyan herkesin en azından bu şarkıyı tanıyacak kadar bir müzik kültürüne sahip olduğunu varsayıyorum. Aksi hâlde zaten yollarımız burada ayrılır. Bazı şeyler sonradan öğrenilir ama zevk meselesi biraz doğuştan gelir. Neyse.
Bu şarkının bir hikâyesi var. Bilen biliyordur. Bilmeyenler için ise biraz geriye gitmemiz gerekiyor.
1990 yılı. Freddie Mercury abimiz AIDS’in son evresinde. Hastalığın ne olduğu, nasıl ilerlediği gibi teknik detaylara girmeyeceğim. Onları da her şeyi de benden beklemeyin. Bu durum o dönem kamuoyuna açıkça açıklanmamış olsa da, herkes bir şeylerin ters gittiğinin farkında. Grup üyeleri ve aile zaten gerçeği biliyor. Freddie yürümekte zorlanıyor, neredeyse bir deri bir kemik kalmış. Ama tek bir şey hâlâ dimdik: sesi.
Bu dönemde Brian May yani hem bir astronomi profesörü hem de dünyanın en iyi gitaristlerinden biridir kendisi, Freddie için bir şarkı yazıyor. Aslında bu şarkıyı bir ağıt olarak tasarlıyor. Bir gün stüdyoda tüm grup bir aradayken, Brian şarkıyı Freddie’ye dinletiyor ve açıkça şunu söylüyor:
“Freddie, bu şarkı senin için fazla zor olabilir. Sana yazdım ama belki aramızda bir anı olarak kalır.”
Freddie’nin cevabı ise efsane. Votkasını fondip yapıyor ve Brian’a dönüp şunu söylüyor:
“I’ll fucking do it, darling.”
Bir düşünün. Vücudunuz bitmiş. Öleceğinizi biliyorsunuz. Bunu kabullenmişsiniz. Dünyanın zirvesine çıkmışsınız ama artık tüm imkânlar anlamsız. İşte tam bu noktada ayağa kalkıp “Ben bunu yapacağım” diyebilmek, sıradan bir cesaret değildir. İste “Ne uğraşacağım?” diyip bırakabilirdi de. Bu, başka bir seviyedir. Bana biraz sevgili Ozzy Osbourne dedemin o umursamaz ama asla pes etmeyen hâlini hatırlatır bu durum.
Freddie zar zor ayağa kalkıyor. Titreyerek, ayakta durmakta güçlük çekerek mikrofonun karşısına geçiyor. Burada önemli bir noktayı kaçırmamak lazım. Bu şarkı teknik olarak da çok zor. Şarkıyı dinlediyseniz eğer ki, hiç müzikal bilginiz olmamasına rağmen yüksek perdelerle dolu, yıpratıcı, sağlıklı bir Freddie için bile kolay olmayan bir parça olduğunu anlayabilirsiniz. Ancak gözünüzü kapatıp, o ortamı hayal ederek dinlediğinizde bile asla hasta gibi gelmiyor sesi.
Peki ne oluyor? Freddie şarkıyı tek seferde okuyor. Tek nefeste. Tek bir tekrar dahi almadan. Bağırarak, titreyerek, içini dökerek. Bu bir kayıt değil artık. Bu bir veda. Stüdyodaki herkes de bunun bir şarkıdan çok, son bir vasiyet olduğunu anlıyor.
Peki şarkı ne diyor?
“Her şey yolunda, güçlüyüm, korkmuyorum” demiyor.
Bu bir umut pornosu değil. Bir motivasyon posteri hiç değil.
Şarkı şunu söylüyor:
Korkuyorum. Canım yanıyor. Devam etmek istemiyorum. Ama hayat devam ediyor. O yüzden ben de son ana kadar sahneye çıkıyorum.
Bu şarkıyı bu kadar güçlü yapan da tam olarak bu. Freddie burada kahramanlık oynamıyor. Ölümü romantize etmiyor. “Pozitif düşünürsen her şey olur” safsatasına sığınmıyor. Sadece şunu söylüyor:
“Buradayım. Ve buradaysam, elimden geleni yapacağım.”
Şarkı 14 Ekim 1991’de single olarak yayımlanıyor. Altı hafta sonra Freddie Mercury, 45 yaşında hayatını kaybediyor. Asıl çarpıcı olan da bu. Şarkı yayımlandığında gösteri zaten bitmek üzere. Freddie, kendi ölümünü bilerek, hayattayken cenaze konuşmasını yapmış oluyor.
Bu yüzden “The Show Must Go On” bir motivasyon şarkısı değil. Bu, zamanlanmış bir vedadır.
Freddie bu şarkıyla son imzasını attı. Ama biz ne zaman bu şarkıyı açsak, gösteri hâlâ devam ediyor. Çünkü mesele romantik hatıralar değil. Mesele, çabalayan bir insanın sesinin sonsuzluğa karışması.
Ve evet. Bazen ayağa kalkmak gerçekten bir karar meselesidir.
Kaynakça
Kitaplar
Jones, L.-A. (2012). Freddie Mercury: The definitive biography. Hodder & Stoughton.
Freestone, P. (2015). Freddie Mercury: An intimate memoir by the man who knew him best. Omnibus Press.
Akademik Kaynaklar
Harvard University, Department of Psychology. (2018). Meaning-making and mortality awareness in creative individuals. Harvard University Press.
University of London, Goldsmiths, Department of Music. (2016). Popular music, performance, and mortality in late twentieth-century rock. Goldsmiths, University of London.
University of Oxford, Faculty of Music. (2017). Vocal performance under physical decline: Case studies in rock music. University of Oxford.
University of California, Los Angeles (UCLA), Musicology Program. (2019). Authenticity, final works, and artistic legacy in popular music. UCLA.
Belgesel ve Görsel Kaynaklar
BBC One. (2021). Freddie Mercury: The final act [Documentary].
Müzik Kaydı
Queen. (1991). The show must go on. On Innuendo. Parlophone Records.
Not: Bu çalışma; biyografik eserler, akademik müzikoloji ve psikoloji literatürü ile birincil görsel kaynaklar birlikte değerlendirilerek hazırlanmıştır.