Kategoriler
İş ve İnsan

Gerçekten 8 Saat Çalışıyor musunuz, Yoksa 8 Saat İş Yerinde mi Bulunuyorsunuz?

Beyaz yaka dünyasında mesai genellikle sabah 08.00 ya da 09.00’da başlar. En azından iş sözleşmelerinde, yönetmeliklerde ve şirket prosedürlerinde durum böyledir. Ancak gerçek hayat, özellikle Türkiye ve İstanbul gibi büyük şehirlerde, çoğu zaman bu kadar net ilerlemez.

Ofise giriş saati ile işe gerçekten odaklanılan saat arasında çoğu çalışanın bildiği ama pek konuşulmayan görünmez bir zaman dilimi vardır. Bu yazı, çalışanları eleştirmek ya da yöneticileri haklı çıkarmak için yazılmadı. Amacı; çalışma biçimimizi, verimlilik algımızı ve iş hayatındaki adalet anlayışını birlikte sorgulamaktır.

Mesai Başlıyor mu, Yoksa Ofise mi Geliyoruz?

Birçok ofiste sabahlar birbirine benzer. Çalışanlar ofise gelir. Çantalar bırakılır. Bilgisayar açılır. Kahve ya da çay alınır. Günaydınlaşmalar yapılır. Birkaç dakikalık sohbetler edilir. Günün gündemi konuşulur. E-postalar hızlıca gözden geçirilir. Teknik olarak mesai başlamıştır. Ancak zihinsel olarak üretken çalışmanın başladığını söylemek her zaman kolay değildir.

Bir süre sonra işler rayına oturmaya başlar. Tam bu sırada saat öğle yemeğine yaklaşır. Bu kez de “Birazdan zaten yemek var.”, “Şu işi yemekten sonra yaparım.” düşüncesi devreye girer.

Öğle yemeği biter. Ardından kahve, kısa bir yürüyüş, sigara molası ya da birkaç dakikalık sohbet gelir. Günün ikinci yarısında yeniden odaklanmak çoğu zaman belirli bir geçiş süreci gerektirir.

Akşama doğru ise benzer bir durum tekrar yaşanır. Son molalar verilir, ertesi günün planları konuşulur ve mesai bitimine yaklaşıldıkça zihinsel olarak gün kapanmaya başlar. Elbette her çalışan veya her şirket böyle değildir. Ancak bu tablo, beyaz yaka çalışma hayatında oldukça tanıdık bir rutini tarif ediyor.

Asıl dikkat çekici olan ise şu:

  • Buna rağmen işler büyük ölçüde yetişiyor.
  • Toplantılar yapılıyor.
  • Raporlar hazırlanıyor.
  • Müşterilere dönüş sağlanıyor.
  • Projeler tamamlanıyor.

Peki o zaman şu soruyu sormak yanlış olur mu? “Eğer İşler Tamamlanıyorsa, Gerçekten 8 Saat Çalışmak Zorunda mıyız?” Burada kastedilen şey daha az çalışmak değildir.

Asıl soru şudur: Eğer ekipler günlük operasyonlarını, teslim tarihlerini ve sorumluluklarını gün içine yayılmış, kesintili bir çalışma düzeni içerisinde tamamlayabiliyorsa, gerçekten performansı ölçen şey çalışma süresi midir? Yoksa ortaya çıkan sonuç mudur?

Son yıllarda yapılan birçok araştırma, özellikle bilgi çalışanlarında uzun süre masa başında bulunmanın her zaman daha yüksek verimlilik anlamına gelmediğini gösteriyor.

Belirli bir süreden sonra;

  • dikkat azalıyor,
  • hata yapma ihtimali artıyor,
  • karar verme kalitesi düşüyor,
  • yaratıcılık zayıflıyor,
  • yapılan işin niteliği geriliyor.

İnsan beyni gün boyunca aynı yoğunlukta odaklanabilecek şekilde çalışmıyor. Özellikle analiz, finans, muhasebe, yazılım, hukuk, danışmanlık ve benzeri zihinsel yoğunluğu yüksek mesleklerde üretkenlik saatle değil, odaklanma kapasitesiyle doğrudan ilişkili.

Bu nedenle son yıllarda birçok ülkede farklı çalışma modelleri daha ciddi şekilde tartışılmaya başlandı.

  • Haftada dört gün çalışma
  • Esnek çalışma saatleri
  • Hibrit çalışma modeli
  • Çıktı odaklı performans değerlendirmesi

Ortak amaç ise aynı: Daha uzun süre çalışmak değil, daha verimli çalışmak.

Türkiye ve İstanbul Gerçeği

Türkiye’de, özellikle İstanbul’da ise çalışma kültürünün önemli bir bölümü hâlâ fiziksel olarak iş yerinde bulunmaya dayanıyor. Birçok kurumda çalışanın kaç saat ofiste olduğu, çoğu zaman ürettiği değerden daha görünür bir performans göstergesi hâline geliyor. Oysa bilgi çalışanlarının performansı, fabrikadaki üretim bandı gibi yalnızca zaman üzerinden ölçülemiyor. Çünkü bazen bir finans uzmanı iki saat içinde milyonlarca liralık riski ortadan kaldırabiliyor. Bir yazılımcı birkaç satır kodla yüzlerce kişinin kullandığı sistemi düzeltebiliyor. Bir hukukçu yarım saatlik çalışmayla şirketi büyük bir hukuki riskten koruyabiliyor. 

Bu katkıları sadece “kaç saat bilgisayar başında oturdu?” sorusuyla değerlendirmek çoğu zaman gerçeği yansıtmıyor.

Aynı Mesai, Aynı İş Yükü Anlamına Gelmiyor

Belki de iş hayatındaki en önemli adaletsizliklerden biri burada başlıyor. Çünkü aynı ofiste çalışan herkes aynı yoğunlukta çalışmıyor. Bazı çalışanların iş yükü gün boyunca oldukça düşük olabiliyor. Gün içinde uzun molalar verebiliyor, işleri zamana yayabiliyor ve yine de mesai saatini tamamlıyor. 

Diğer tarafta ise çok farklı bir grup bulunuyor.

  • Sürekli kritik işler yöneten,
  • Operasyonel yükü yüksek olan,
  • Karar vermek zorunda kalan,
  • Mesai bitse bile bilgisayarını kapatamayan,
  • Bazen akşam geç saatlere kadar çalışan insanlar…

İlginç olan ise her iki grubun da aynı çalışma saatine tabi olması. Dolayısıyla sorun yalnızca çalışma süresi değil. İş yükünün nasıl dağıtıldığı da en az bunun kadar önemli.

“Hızlı Çalışsınlar O Zaman” Demek Yeterli mi?

Bu konuda sıkça duyulan bir yorum vardır. “Ben işlerimi planlı yapıyorum. Onlar da öyle çalışsın.” İlk bakışta mantıklı görünüyor. 

Ancak her iş yeri aynı değil. 

  • Bazı departmanlarda iş yükü dengeli dağıtılırken bazı ekiplerde belirli kişiler sürekli daha fazla sorumluluk üstleniyor.
  • Bazen iş tanımı genişliyor.
  • Bazen ekip küçülüyor.
  • Bazen ayrılan personelin işi başka çalışanlara dağıtılıyor.
  • Bazen de iyi çalışan kişilere daha fazla iş veriliyor.

Bu nedenle bireysel verimlilik elbette önemlidir. Ancak her sorunu yalnızca kişinin planlama becerisine bağlamak, işin organizasyon tarafını göz ardı etmek anlamına gelir.

Bu Yazı Saat Takibi Yapan Yöneticileri Savunmuyor

Burada bir yanlış anlaşılmanın da önüne geçmek isterim. Bu yazı; kart basma saatini, giriş-çıkış dakikalarını ya da timesheet tablolarını merkeze koyan yönetim anlayışını savunmuyor. Çalışan işe geç kaldı diye ihtarname gönderen, kenarı çekip konuşan çağ dışı yaklaşımla aynı tarafta asla olmam-olamam. İnsani açıdan aile terbiyesi ve merhamet duygusu olan biriyim. Ek olarak hatırlatmak isterim ki, yalnızca saat üzerinden performans değerlendirmesi yapan sistemlerin çalışan bağlılığını artırmadığı, motivasyonu güçlendirmediği ve verimliliği tek başına açıklayamadığı uzun süredir akademik çalışmalarda da tartışılıyor.

İyi yönetim, insanların sandalyede kaç saat oturduğunu takip etmekten çok, nasıl değer ürettiklerini anlamaya çalışır. Toksik ve narsist bir sevgili gibi sürekli çalışanları suçlayarak, kusur arayarak ve şirketi “yetişkin kreşi” gibi görerek iyi yönetim yaklaşımı teoride de pratikte de mümkün değildir.

Belki de Asıl Tartışmamız Gereken Şey Bu

Belki de artık şu soruları daha fazla sormalıyız. 

  • Gerçekten herkes için tek tip mesai modeli gerekli mi?
  • Performansı neden hâlâ büyük ölçüde saat üzerinden ölçüyoruz?
  • Neden aynı süreyi ofiste geçirmek, aynı katkıyı sağlamak anlamına geliyor gibi kabul ediliyor?

Ve en önemlisi;

  • Yoğun çalışan ile düşük iş yüküne sahip çalışan neden çoğu zaman aynı sistem içerisinde değerlendiriliyor?

Belki çözüm daha uzun mesailer değildir.

Belki çözüm;

  • daha adil iş dağılımı,
  • daha şeffaf performans kriterleri,
  • daha fazla güven,
  • daha fazla esneklik,
  • daha kısa ama daha odaklı çalışma süreleridir.

Çünkü amaç insanların masalarında daha uzun süre oturmasını sağlamak değil, yaptıkları işten daha fazla değer üretebilecekleri bir çalışma düzeni kurabilmektir. Kimse tembellikle suçlanmamalı. Ama kimse de yıllardır alıştığımız çalışma düzeninin sorgulanmasından rahatsız olmamalı. (Bu lafım sadece yöneticilere değil aynı rahat ve gamsız şekilde işlerini ilerleten çalışanlar için de geçerli. İş yerleri bize emeğimizi ve zamanımızı harcadığımız için para verir bunun karşılığında ise verim almayı talep etmeleri doğaldır. Bu al-ver dengesinde kişi, kişisel gelişimine de katkı sağlayacak-şirkete de katkı sağlayacak noktalara değinmelidir. Önemli olan fazla mesai yapmak değil, önemli olan fazla mesaiye kalmayacak şekilde verimli, sistematik ve iş birlikçi yaklaşımla iş çıkartmaktır.)

Son Söz

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Gerçekten günde sekiz saat çalışıyor muyuz, yoksa sekiz saat boyunca iş yerinde mi bulunuyoruz? Bu sorunun cevabı her şirket, her ekip ve her çalışan için farklı olabilir. Ancak çalışma hayatının geleceğini konuşacaksak, tartışmaya başlamamız gereken yer tam da burasıdır. 

Kaynakça

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir